13 Ekim 2010 Çarşamba

sensizlik

bir kağıda "sensizlik" yazdım, çok hoşuma gidiyor
çünkü sensizliğin kelimesi bile senle başlıyor


ceyhunyılmaz

11 Ekim 2010 Pazartesi

soruyor insan

çok şeyler dönüyor hayatta. neler geliyor insanın başına, inanması zor.. kelimeler yetmiyor, yetse de uzun cümleler kurulamıyor bazen. olayın kendisi bir anlık, cümlesi uzun olsa ne? anlatmaya çabalamak anlamsız, yaşayanı varken.. biryerlerde zaman duruyor, hayat bitiyor; biryerlerin umrunda değil.. hayat garip, insan aciz. bakıyor. duruyor ve bekliyor sadece. daha ne yapabilir ki? olacaklar olacak. güvendiği, teslim olduğu biri var, ona kaldırıyor ellerini. yakarıyor. sonra yine duruyor. ama hayat devam ediyor. bir yandan da yaşıyor istemese de, yaşamaksa işte.. dursun istiyor zaman da, insanlar da dursun. "nereye? bu telaş ne?" diyor. bakıyor faydası yok, susuyor.

15 Eylül 2010 Çarşamba

tekrarların tekrarı

"...dükkanı daraltan sıkıntıda biraz da benim payım varmış gibi havayı yumuşatmak için, "bu güvercin resmini sen mi yaptın?" dedim berbere.

"ben yaptım," dedi soğuk bir sesle; "ama sen bunu daha önce de sormuştun."
"hiç anımsamıyorum," dedim; "demek ki unutmuşum."
"yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın."
"desene yaşam tekrarlardan oluşuyor.."

yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu.
"tekrarlardan değil," dedi; "tekrarların tekrarından." ..."

gölgesizler/hasanalitoptaş

11 Eylül 2010 Cumartesi

ben gidiyorum

ama artık uğraşma benle dimi? uzak dur, nefes aldır, huzur ver! kendine saygı duyulmasına imkan tanı. birşeyler olsun diye bekliyorsun ama, haketmek için hiçbir şey yapmıyorsun. üstüne bir de bu tavırlar, seni ne kadar daha idare eder sence?

bak, bir antlaşma yapalım.. önce; ben gideyim, sen bi rahatla! sonra... aa bak sonrası için bir şeye gerek kalmadı, derdin buymuş, negzel canım. tamam kabul, gidicem. ben gider kurtulurum. ya kalanlar? hepsini de alıp götüremem ya. hmm, naapsak naapsak?.. buldum! görmezden gelelim seni. ruh gibi dolan aramızda.. şimdi de çok farklı değilsin gerçi.. ama tam da ruh sayılmazsın. yani mesela şu sıralar; işin olduğu zaman herkesle gaaaayet samimi, sevimli diyaloglar kurabiliyorsun. soruların olduğunda, 3 gün tek kelime etmediğin insanın yüzüne gülümseyip pişkin bir tavırla konuşabiliyorsun. şahsi menfaatlerin söz konusu olduğunda adam satabiliyor, çok çabuk saf değiştirebiliyorsun. sağlam ayakkabı değilsin ama tam güven, full destek bekliyorsun. insanı yoruyor, tüketiyorsun. bir ruh için bunlar çok fazla. ruh kalsın, vazgeçtim.

tepen attığında çıkıp bir sigara içiyorsun kolayca. ama aynı durumdaki benim, cam çerçeve indirme özgürlüğüm yok. en çok da buna fıttırıyorum!

her neyse.. kınayı hazırla diye söylüyorum; ben gidiyorum. çözümü değil belki ama, çok yakını, hissediyorum.

10 Eylül 2010 Cuma

success, but..



success is just like
being pregnant.
everybody congratulates you, but nobody knows how many times you were fucked!

7 Eylül 2010 Salı

bazı aşklar

şebnem ferah'ın son albümünden.. daha önce onlarca kez dinlememe rağmen, bugün bu sözler beni çarptı, bitirdi. inanmazsan oku. az aşşada.

"en son gördüğüm rüya
en son yazdığım şarkı

hepsini sana anlatmazsam
hepsini sana söylemezsem
hepsini seninle paylaşmazsam
eğer sen duymazsan

yarım kalırlar
yetim kalırlar
küskün kalırlar
aynı sen ve ben gibi

sen ben bitmeyen şiir
sen ben bitmeyen şarkı

bazı aşklar
yarım kalırlar
yetim kalırlar
küskün kalırlar
aynı sen ve ben gibi"

link de vereyim tam olsun:
http://fizy.com/#s/1lu4nu

insan mı, o ne?

insan olamadan birşey olmaya çalışınca olmuyor işte. yapamıyorsun güzelim, yakışmıyor. eğreti duruyor üstünde.. her hakkı kendinde görüyorsun belki ama kendini görmüyorsun, aynaya bakmıyorsun. hiçbir şeyi de beğenmiyorsun üstelik. üzgünüm ama, yine kendine bakmıyorsun. baksan da görmüyorsun zaten. hep sen varsın, tek sen olmalısın. dünya bu değil, uyanmalısın. ihtiyacın var etrafındaki insanlara. hepsinden uzaklaşıyorsun, farkında değilsin. şimdiye kadar buydun, bundan sonra da bu olacaksın, yazık.

olmamışsın, zorlama olamıyorsun. kolay değil çünkü insan olmak..

6 Eylül 2010 Pazartesi

eksik kalıyor

o değil de.. geçen galata'ya çıkınca, bi arkadaş geldi aklıma. eskilerden.. şimdi olsaydı dedim, konuşsaydık, anlatsaydım, "çıktım sonunda!" deseydim. dalga geçseydi, kızsaydım falan. nebleyim, özlüyor insan.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

hidooo, canımsın!

dün türkiye-rusya maçını izleyenler bilir, hido pek bi formsuzdu. önceki maçta da öyleydi de, dün bi başka kötüydü be.. olay aslında atamaması, oynayamaması değil; "yapmam gerekir" çabasıydı. içim parçalandı. kendime de benzettim biraz o açıdan.

"tüm takımın güvendiği, sırtını dayadığı, çoğu maçı kopartan bir oyuncusun sen. nasıl olur da sonlarına gelmiş bir maçta hala varlığını gösteremezsin?" psikolojisiydi son ana kadar hido'daki. nitekim son çeyrekte bulduğu sayılar ve yaptığı asistler sonucunda verdiği tepkiler de bu söylediklerimi doğrular nitelikteydi. nebleyim, üzüldüm.

sonunda kendine geldi bizimki, arap atı gibi sonradan açıldı, ama o çaresizliği, başarma isteği, engelleri hep aklımda olacak artık. sen de insanmışsın be hido. artık seni kendime daha yakın hissediyorum -yok ya öyle değil, boy faktöründen dolayı, bayaa uzaktı ya o mesele işte..-

neyse, ne demiş ünlü bir çin atasözünde;
"önümüzdeki maçlara bakıcaz."

29 Ağustos 2010 Pazar

bulaşıkları makinaya yerleştirmek sanattır

ama nası canım sıkkın.. gece sıcak, uykusuzluk, çalışmamışlığın vicdan azabı, belimin ağrısı.. derkeeen, davulun sesi! bari kalkıp bişiyler hazırlayayım sahur için. dolapta ne var? akşamdan kalan birkaç çeşit yemek. nefret ederim kalanları ısıtmaktan! ama bu saatte olur öyle. ısıttım. kahvaltılıklar falan tamam. çay demlemek lazım tabi. al işte çaydanlığın içi dolu. ıyyy deli olurum onu döküp temizlemeye! ortalık zaten akşamki çay bulaşıkları dolu.. hep söylerim çay demlemek değil, mesele aksiyondan sonra ortalığı temiz bırakabilmekte. yok, öğretemedim. cinlerim tepemde!

yavaştan da tezgahı boşaltıyorum makinaya koymak suretiyle. yuh o tabak çanaktan da ne filarmoni orkestrası çıkarmış be! yan mahalleden aradılar azcık yavaş ol diye. olamam tarzım bu dedim, anlayışla karşıladılar. tabi 3 dakika geçmişti ki bizimkiler ayağa dikildi. böylelikle herkesi teeeek tek "hadi kalk, geç kalıyoruz, uyandın mı, kalk, kalk, dur çiş kuyruğu var iki dk daha yat.." falan gibi cümlelerle uyandırma seramonisinden de kurtulmuş oldum.

herkesin surat beş karış yenen bir sahur yemeğinden sonra hemen uyuyamayacağımı farkedip masayı toplama işine giriştim. aslında annem bilmez ama, mutfak toplarken genelde önemli şeylere karar verir ya da ciddi meseleler düşünürüm. yani bir işim varsa o an kafamla yapmam gereken, mutfağı kullanırım açıkçası. annem de yardım maksatlı şeettiğimi zannediyor, olsun. herkes için böylesi daha iyi şimdilik.

ama bazen de bu geceki gibi stres atmak için yaparım bunu. "oha böyle stres mi atılır?" diyenler varsa, demesinler. ayıp. duydum çünkü diyorlardı. elimden kayıp düşen yağlı tabağı saymazsak, fena başlamadı terapi. tabağın yağının yere bulaştığını görene kadar da hiç fena gitmiyordum. ama yerdeki o manzara ıyyyk! banyodan bir kova deterjanlı su ve vileda ile hızlı dönüş yaptım. (bu vileda da selpak gibi, orkid gibi bişey. marka isim olmuş hani.. çok mu alakasız? hee tmm.)

çıktı çıktı bişey kalmadı yerde. sıra bulaşıklarda. ama off ya tüm bulaşıklar tezgahın her yerinde! yani masayı sadece ben toplamış olsam; onları önce lavabonun sol tarafına boy ve büyüklük sırasına göre dizecektim, sonra sudan geçirip aynı sırayla sağ tarafa, ordan da direkt makinaya.. ama annem de yardım etti sağolsun! yani her boş bulduğu yere koydu kirlileri. işte ben mutfaktayken kimse girmesin mümkünse. böyle illa ki bi deliriyorum birşeylere. annem de bunu bilerek çok girmez öyle riskli toplara. bi gaflet anıdır yapmış. şimdi şeytan diyo git kaldır, de ki; "çok mu istiyodun? gel tamam mutfak senin! temizle istediğin gibi!" öyle bir ruh halinde oluyorum işte. nebleyim.

tencereler var zaten bir sürü.. şimdi bunların hepsi sığmaz da.. bir kısmını elde yıkamak gerekir mecbur. off.. az da takıntılı olunca, tüm bulaşıkların belli bir sıraya göre ve kendi içinde bir düzenle organize olması gerekiyor ya içerde, heh işte o çıldırtıyor insanı bazen. mesela tüm cam pasta tabaklarını ard arda sıralayıp arkasına da porselenleri dizmişken, tam da aralık sayısınca tabak varken, arkamda duran cam tabağı görmemişseeeeeem.. tüm makinayı boşaltıp tekrar dizebiliyorum. yapıyorum bunu, acıma bana!

neyse, zar zor sığıyor hepsi makinaya. ama tencerelerin kıçları havada tabi. o salak pervane var ya üst sepetin altındaki, kesin gelip çarpacak birine şimdi, iyice sinirlerimi zıplatacak! boşaltıcam hepsini, hazırlamışım kendimi yani. alt sepeti yavaşça yerine doğru ittim, üstten sarkan cezvenin sapını da düzelttim, ve pervaneye uzandım. bir iki üç dedim içimden. ama çevirmedim. kaçta çevireceğimi düşünmemiştim çünkü. o sırada karar verdim, 5 uygundu. dört ve beşi de saydıktan sonra, çevirdim pervaneyi..

uzun bir sessizlik.. ardından bir rahatlama, bir huzurla dolma.. anladım ki o salak şey, hiçbir tencerenin kıçına çarpmamıştı. herşey yerli yerinde, işlem tamamdı. tüm gece yaşadığım buhran, bir anda gidivermişti. deterjanı koyup kapağı kapatmamla; içim huzur dolmuş, tarifsiz bir mutluluk kaplamıştı her yeri.. düğmeye basıp, makinanın su alma sesini dinledim biraz. "negzel birşeyler de oluyor hayatta" diye düşündüm. (ya da buna benzer bişeydi, tam hatırlamıyorum)

şimdi gitmeli ve ikindiye kadar uyumalıydım. bunu haketmiştim. etmeliydim. etsem iyi olurdu. etmedim mi?! nassı yaa..

rehlamculuh eydur.

zeka pırıltıları içeren, tasarım ürünü reklamcılık-pazarlama işlerini seviyorum.
bir logo, afiş, film ya da slogan..
diğerlerinin içinde bağırıyorsa "ben burdayım, farklıyım" diye;
o iş de, o marka da olmuştur kanımca.
buna da diyorum işte.. feci halde olmuş!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

hep etrafında dolaş

bir şeyi çok isteyip de yapamamak.
sürekli düşünmek artılarını, eksilerini.
bu sırada kaçırmak hayatı..
dinlemek içindeki sesi,
ya da hiç duymamak mı?
sormaya korkmak, kolayca vazgeçmek,
sonra çok üzülmek mi hep?..
meşgale bulmak, unutmaya çalışmak,
üzerine gitmemek, çare midir ki?

bir de insan durup dururken, dert mi üretir anlamadım ki..

27 Ağustos 2010 Cuma

ist_an'bul.

azcık istanbul, çok iyi geldi. sıcak, açlık, yorgunluğa rağmen hem de..
erken bitti, hızlı tur gibiydi ama; belli etti ki uzun vadede iyi olacak burası.

hayallerim yok, planlarım var artık istanbul'la ilgili. kendisiyle bir sonraki aşamaya geçtik sayılır yani. şimdilik seviyeli bir beraberliğimiz var. işimiz olduğunda görüşüyoruz ne zamandır. ama en kısa zamanda büyük seviyesizlik yapıp, açılmayı düşünüyorum kendisine. hatta yerleşmeyi:) bakalım, aileler de anlaşırsa..
neden olmasın?

24 Ağustos 2010 Salı

ekrandaki yaşam

"anlamsız bir konuşma. ardından bıraktığı etki. söylenenlerin sürekli yankısı. isteklerin anlamsızlığı. biraz mutsuzluk. hayal kırıklığı çokça.
geçen günler. unutulan hisler.
bir anda. rastlantılar, tesadüfler. yeniden hatırlananlar. görülen gerçekler.
geri gelen umut."

onun yüzünden ama onun sayesinde de aynı zamanda. ne kadar belirleyici olabiliyor bazen bu pislik. etkiliyor, düşünceleri değiştiriyor, farkettiriyor. kötü algının yersizliğini gösteriyor şimdiki gibi. heyecan veriyor, mutlandırıyor; ummadığın anda karşına çıkardığı bir demet sürpriz cümleyle.

bir yazı okuyorsun ve hiçbir şey artık eskisi gibi olmuyor.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

y a l n ı z l ı k l a r - I I

"yorgunluğumuzu o nesnenin kucağından
o nesnenin kucağına gezdirirken,
yürür ya da koşarken,
coşarken ya da deli dolu yaşarken,
ansızın ölümü istemektir yalnızlık;

kendimizin kendimize sağırlığıdır. "


yalnızlıklar/hasanalitoptaş

22 Ağustos 2010 Pazar

y a l n ı z l ı k l a r


" yalnızlık; alıp karşına kendini,
öteki kendinlerle konuşmaktır.

bakışmaktır öteki kendinlerle,
dövüşmektir.

kimi zaman da, öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.

yalnızlık, öldürmektir. "



yalnızlıklar/hasanalitoptaş